

Deniz ticaret hukukunun doğuş sebepleri denizin, denizciliğin ve deniz üzerinde veya denizle ilgili bütün faaliyetlerin farklılığı dolayısıyla ortaya çıkan özel düzenleme gereksinimidir.
Sefere çıkan gemi ile içindeki yük ve insanlar, açık denizde ya da yabancı ülke limanlarında uzun süre yalnız kalması nedeniyle müşterek tehlikelere maruz bulunur. Bu durum, gemi, içindeki yük ve insanların örgütlenmesini, örgütlenme için de gemide düzeni sağlayacak, çeşitli tehlikelere karşı tedbirler alıp uygulayacak bir yönetici olarak kaptanının bulunmasını, kaptana geniş yetkiler tanınmasını, bu yetkiler yanında ağır sorumluluk altına sokulmasını gerektirmiş; böylece kaptanın yetki ve sorumluluklarına ilişkin özel düzenlemeler ortaya çıkmıştır.
Müşterek tehlikelere maruz bulunma durumunun ortaya çıkardığı deniz ticareti hukuku alanına özgü diğer bir düzenleme, müşterek avarya kurallarıdır. Bu kurallarla, müşterek tehlikeye maruz bulunan gemi ve yükün karşılaştığı tehlikeleri önlemek için yapılacak bir fedakârlıktan doğan zarar veya masrafların, müşterek tehlikeye maruz değerler arasında paylaşımı ön görülmüştür. Gemilerin ve taşınan yüklerin yüksek ekonomik değeri dolayısıyla deniz taşımacılığı faaliyeti, büyük bir kapital ve sorumluluk riski altına girilmesini gerektirmektedir. Kapital riskinin azaltılmasına duyulan gereksinim, donatma iştiraki olarak adlandırılan deniz hukukuna özgü bir kurumun ortaya çıkmasına sebebiyet vermiş ve bu kurum sayesinde deniz taşımacılığının gerektirdiği büyük sermaye daha kolay sağlanabilir hale gelmiştir .
Sahip olduğu gemiyi deniz ticaretinde kullanan ve donatan olarak adlandırılan kimse, bu faaliyeti ile büyük bir kapital riski altına girdiğinden, aynı zamanda onun bütün malvarlığı ile sorumlu tutulması, donatanın ekonomik olarak yok olmasına sebebiyet verebilir. Bu nedenle, donatanın belirli borçlarından dolayı sorumluluğunun belirli malvarlığı ya da belirli tutarla sınırlanmasına gereksinim duyulmuş, böylece sınırlı sorumluluk sistemi ortaya çıkmıştır. Ancak donatanın sorumluluğunun sınırlanması karşılığında, deniz alacaklılarının diğer alacaklılara göre olumsuz bir duruma düşmemesi için, bunlara donatanın deniz serveti üzerinde bir ayrıcalık tanınmasını gerekmiştir. Gemi alacaklısı hakkı denilen kanuni rehin hakkı, donatan ve alacaklıların menfaatlerini dengelemeye yönelik bu düşüncenin sonucudur.
Deniz yolu ile taşınan yükün sahibinin, yük yolda iken yükü karşılık göstererek kredi sağlamaya ya da satmaya duyduğu gereksinim sonucu, yükle ilgililerin yük üzerindeki haklarını temsil eden ve konişmento olarak adlandırılan kıymetli evrak ortaya çıkmıştır. Bugünkü sigorta kurumu da, gemi ve yük sahiplerinin kendilerini denizcilik rizikolarına karşı koruma gereksinimi sonucu ortaya çıkmıştır. Başka bir anlatımla, sigortanın temeli deniz sigortalarıdır .
Deniz ticareti hukuku kuralları, yüzyıllar boyu süren teknik ve ekonomik gelişmelerin ortaya çıkardığı gereksinimlerle şekillendiğinden, deniz ticareti hukuku muhafazakar yapıya sahiptir. Denizcilik ve deniz ticaretinin gereksinimleri her yerde aşağı yukarı aynı olduğundan, deniz ticareti vasıtasıyla bu alana özgü kural ve kurumlar bir ülkeden diğerine geçmiştir. Ayrıca devletlerarası anlaşmalarla deniz ticareti hukuku alanında bazı kuralların birleştirilmesi yoluna gidilmiştir. Bu nedenle deniz ticareti hukuku, ilk çağlardan bu yana kısmen uluslararası bir özelliğe sahiptir.
Deniz ticareti hukukunun tarihi ilk çağlara kadar uzanır. Denizci memleketlerde uygulama bir takım deniz ticareti hukuku kurallarını ortaya çıkarmıştır. Ancak ilk ve orta çağlarda deniz ticaretine dair kurallar örf ve âdet şeklinde olup, bunlardan bazıları daha sonra kanunlara girmek suretiyle zamanımıza kadar da gelmiştir.17. yüzyıldan itibaren deniz ticareti hukukunda kanunlar devri başlamıştır.
Bu alanda ilk ve çok önemli adımı Fransa’ da yapılan 1681 tarihli Ordonnance de la Marine teşkil etmiştir. Ordonnance’ ın hükümleri sonradan aynen 1807 tarihli Fransız Ticaret Kanunu’na geçmiştir. Aynı hükümler Alman deniz ticareti hukuku mevzuatına da belirli ölçüde kaynak olmuş tur. Almanya’ da deniz ticareti hukuku ilk defa 1861 tarihli Umumî Ticaret Kanunu’nun 5. kitabında düzenlenmiş ve sonradan bunun yerine 1897 tarihli Ticaret Kanunu’nun 4. kitabı geçmiştir. Bundan sonra diğer memleketlerde Alman ve Fransız kanunları az veya çok örnek alınmak suretiyle deniz ticareti ilişkileri düzenlenmiştir.
Amerika ve İngiltere’ de ise deniz ticareti hukuku tek bir kanunla değil münferit kanunlar ile düzenlenmiştir. Bu sektördeki büyüme, özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren olağanüstü boyutlara ulaşmıştır. Bilim ve teknolojide yaşanan gelişmelere paralel şekilde oldukça karmaşık, sofistike, ileri teknik özelliklere sahip ve çok geniş hacimli gemilerin inşa edilmeye başlanması, bu büyümeyi daha da hızlandırmıştır. Günümüzde dünya ticaretinin yaklaşık %90’ı deniz ticareti yoluyla yapılmaktadır.
Osmanlı saltanatının kuruluşundan Cumhuriyetin ilânına kadar “Milli” denecek bir deniz ticaretimiz yoktu. Ana vatanı kaplayan sular yabancıların istifadesinde terk edilmiş, Türkler kendi sularına yabancı bırakılmıştı. Saltanat devrinin bu ihmâli, o devrin en kuvvetli zamanında başlamış ve onuncu padişah Kanuni Sultan Süleyman ile Fransa kralı birinci Fransova arasında sefir (Jan Dölafore) vasıtası ile yapılan 1535 tarihli muahede (Anlaşma) ile Fransızlara verilen imtiyazlar, bilahare kuvvetli zamanlarda gaflet (Önemsememek), zayıf zamanlarda inkiyad (Boyun eğmek) yüzünden bütün milletlere teşmil (Genişletilmiş) ve ahkamı (İçeriği) peyderpey tevsi (arttırılarak) olunarak Türk karasularında kabotaj hakkı tamamen yabancı milletlere bağışlanmıştır.
İşte o zamandan beri asırlarca kıyılarımız yalnız ecnebi bayraklı gemilerin uğrağı olmuş, Türk’ün canı, malı tamamen yabancı personelin idaresi altında bulunan yabancı bayraklı gemilerle taşınmış, limanlarımız başka milletler için kayıtsız, şartsız birer mekel (geçim kaynağı) haline gelmiş, velhasıl deniz ticareti mefhumuna (Kapsamına) giren bütün işler, elimizden çıkmış, Türkler kendi sularında yabancılara müsavi bile hakka malik olamadıkları için memlekette milli bir deniz ticareti teşekkül edememiştir.
Deniz işlerini ve deniz ticaretini yalnız kendi milletine hasretmek gibi bir cemiyetin devletçe ve milletçe yüzünü güldüren kabotaj hakkının Türklere inhisarı, Cumhuriyet devrinin vücuda getirdiği muazzam eserlerden biridir.
Deniz ticareti sahasında kolumuzu bağlayan iktisadi esaret zincirleri de diğerleri gibi bu devirde kırılmış ve Türk sularında ticaret hakkı tamamen Türklere bırakılmıştır. Bu itibarla Türk denizciliğinin inkişafı Cumhuriyet devri ile başlar. Cumhuriyet devrine kadar hiçbir teşkilata bağlı olmayan deniz ticareti işlerimiz, Cumhuriyet hükümetimiz tarafından İktisat Vekaletine bağlanmıştır. Bizde tam manasıyla “Milli Deniz Ticareti” Cumhuriyet devrinde kabotaj hakkının Türk Bayrağını taşıyan gemilere inhisar etmesiyle başlar.
Cumhuriyet hükümetimiz tarafından 1923 senesinde bu maksatla teşkil edilmiş ve İktisat Vekaletine bağlanmış olan “Türkiye Seyrisefain İdaresi” Kabotaj hakkının fiilen gemilerimize intikal ettiği 1 Temmuz 1926 tarihine kadar hazırlıklarını bitirmiş ve hükümetten büyük yardımlar gören armatörlerimiz de vapur tedarikine germi (önem/destek) vererek bu tarihten itibaren kıyılarımız arasındaki yolcu ve mal nakliyatı münhasıran şerefli bayrağımızı hamil gemilere geçmiştir.’’
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan uluslararası Lozan Sözleşmesi ile uluslararası siyasi varlığını tüm dünyaya kabul ettirmiş, Osmanlı İmparatorluğu döneminde yabancılara verilen denizcilik ile ilgili imtiyazları/kapitülasyonları kaldırarak, denizlerimizdeki denizcilik yapma hakkını da elde etmiştir.
20 Temmuz 1936 tarihinde imzalanan “Türk Boğazları Montreux Sözleşmesi” ile önceleri boğazlar ve boğazlar bölgesi denen, Lozan Sözleşmesi ile uluslararası suyolu olarak değerlendirilen ve Uluslararası Boğazlar Komisyonu tarafından yönetilen ülkemizin ortasından geçen suyolunun her türlü hükümranlık hakları geri alınmış, zamanımızda isminin “TÜRK BOĞAZLARI” olarak kabul edilmesi ve uluslararası deniz trafiğine Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ulusal yasaları doğrultusunda geçiş serbestisi imkânı veren “ULUSAL SUYOLUMUZ” olduğu tüm dünya devletlerine kabul ettirilerek bu suyolundaki denizcilik faaliyetleri de (kılavuzluk, römorkörcülük, acentelik vb.) millileştirilmiştir.
Ulu Önderimiz Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, Büyük Millet Meclisinin 5’inci devre 2’nci senesi açılış nutkunda; “Deniz ve deniz mahsulleri ticaret ve endüstrisi önemli bir mevzudur. Ticaret filomuzu yenilemek ve arttırmak teşebbüsünü memnun olarak kaydediyoruz. Limanlarımızda kâfi teşkilat yapılması, umumi mağazalar ve antrepolar bulundurulması mukarrerdir” (1 İkinci Teşrin 1936) sözleri ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve yetkililerinin o dönemlerde Türk denizciliğine verdikleri önemi bir kez daha belirtmiştir.
Deniz ticaret filomuzu ve denizciliğimizi yönetecek denizcilerin yetiştirilmesine de özel önem gösterilmiş ve Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında; ülkemizin ilk ve tek denizcilik yüksekokulu olan “Yüksek Deniz Ticareti Mektebi”, 1928-1937 yılları arasında toplam 120 (Gv+Mk) mezun vermiştir. Cumhuriyet döneminin ilk yıllında (1923) 88 gemi ve 34,902 gayri safi ton ile başlayan deniz ticaret filomuz 1937 yılına geldiğinde 233,780 tona ulaşmış, 2018 yılı itibarıyla Türk ve yabancı bayraklı gemilerimiz 1,484 adede ve 28,5 milyon ton taşıma kapasitesine ulaşmıştır. Gemi inşa sanayimiz bölgede lider konuma gelmiş bulunmaktadır. Ülkemiz, kılavuzluk ve römorkörcülük hizmetlerinde de çok önemli gelişmeler elde etmiştir.
Kabotaj Kanunu ile kazanılmış olan ve Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında gerçekleştirilmiş olan önemli oluşumlar, 2000’li yıllara gelindiğinde kaybedilmeye başlanmıştır. Örneğin 1950’li yıllarda Akdeniz’de 1 numaralı bayrak olarak dolaşan “yolcu gemilerimiz” ve içlerinde seyahat etmek prestij olarak değerlendirilen “yolcu taşımacılığımız” yok olmuştur. Bir tür kapitülasyon/imtiyaz verme olarak değerlendirilen özelleştirme akımı doğrultusunda “milli deniz ticaretimiz gittikçe yabancılaştırılmaya başlanmış ve hatta Kabotaj Kanunu’nun içeriği zayıflatılır olmuştur.
Cumhuriyetimizin kuruluşu olan 1923 yılında başlayan ve günümüze kadar ulaşan denizcilik sektörümüzün gelişimi, cumhuriyetimizin ilk yıllarında yürürlüğe konulan “Kabotaj Kanunu” sayesinde gerçekleştirilmiştir. Bu olgu zamanımızda “Denizcilik ve Kabotaj Bayramı” olarak kutlanılmaktadır. Bizler Türk denizcileri ve Türk denizciliği olarak bu bayramı kutlayabilmeyi, 1926 yılında yürürlüğe konulan 815 sayılı “Kabotaj Kanunu’’na borçlu olduğumuzu unutmamalıyız.


